Çamlık Cad. No:1 Fatih Sultan Mehmet Camii Altı Onur market Avm Beylikdüzü/İstanbul

tarçın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarçın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2017 Cuma

KANSERİN ÇARESİ; PAÇA ÇORBASI VE YOĞURT....




‘Kanserin çaresi paça çorbası ve evde yapılan yoğurt’

Onkoloji uzmanı Dr. Yavuz Dizdar, kanserin DNA ya da hücreyle değil bağ dokuyla alakalı olduğunu iddia ediyor. Kemoterapiye karşı çıkan Dr. Dizdar, hastalığın tedavisi için ev yapımı yoğurt yenmesini, paça çorbası içilmesini tavsiye ediyor.
Çapa Tıp Fakültesi’nden onkoloji/farmakoloji uzmanı Yrd. Doç. Dr. Yavuz Dizdar, kanserin sebebinin DNA veya hücrelerde değil, hepsinin içinde yaşadığı bağ dokusunda aranması gerektiğini söylüyor. Dizdar, karar.com’dan Ürün Dirier’in haberine göre hastalara en güçlü toksin temizleyicisi olarak ev yoğurdunu, en güçlü doku yenileyici olarak da paça çorbasını tavsiye ediyor.
Kanserin asıl sebebi nedir sizce? Bu konuda çok tartışmalı iddilarınız var…
Kanserin çoğunlukla düşünüldüğü gibi DNA hasarı veya hücresel bir sorun olduğunu düşünmüyorum. Sorun bağ dokuda. Eğer siz bağ dokusunu bozarsanız hasta artrit de olabilir, diyabet de, kanser de, kalp hastası da… Zaten sadece kanserde değil tüm hastalıklarda genel bir artış söz konusu. Demek ki geniş bir popülasyonu etkileyen bir etken var.
Nedir bu etken?
Bunun en önemli etkeni bana göre ilaç endüstrisinin tamamıyla gıda endüstrisinin içine girmiş olmasıdır. Bozulmayan sütler, yumurtalar, ekşimeyen yoğurtlar, aylarca saklanabilen katkı maddeli yiyecekler, antibiyotikle 40 günde büyütülmüş piliçler… ABD’de kanser 1950’lerde sorun olmaya başlıyor. Çünkü ilaçla çok hızlı büyütülen piliç endüstrisi 40’lardan sonra pazara hakim oluyor. Piliç diyorum tavuk demiyorum. Çünkü bu yediklerimiz tavuk değil, başka bir canlı. Bağ dokusu bozulmuş hasta bir canlı.
Kimyasallar tıpkı piliçte olduğu gibi bizimde mi bağ dokumuzu bozuyor?
Evet aynen öyle. Siz bağ dokusunu bozduğunuzda, onun içinde yaşayan kemik iliği ve karaciğer hücresi gibi hücreleri de etkiliyorsunuz. Eğer bu doku onarılabilirse kanser dahil pek çok hastalık da kendiliğinden iyileşecektir. Yani benim düşünceme göre sorun hücre veya DNA’da değil kalıpta. Beslenmedeki aşırı farklılaşma nedeniyle, hammaddeye bağlı olan bağ doku yapı değiştiriyor. Bunun sonucunda 20 yaşındaki bir kız bile meme kanserine yakalanabiliyor. Mesela yeni nesilde boy uzun, kemikler iri diye bunun iyi beslenmeyle alakalı olduğunu söylüyorlar. Oysa formun değişmesinin sağlıkla hiçbir ilgisi yoktur. Bu form değişiminin sonuçlarını ileriki yıllarda göreceğiz.

KEMOTERAPİ YERİNE…
Kemoterapi hakkında şüpheli olduğunuzu biliyoruz. Kemoterapiye bakışınız nedir?
Biz şu an tıbbın boşluk ve tanımsızlık dönemindeyiz. Eğer kanserli bir hastaya tedavi uygulanmazsa ne olacağını bile bilmiyoruz. bu hastalara kemoterapi yaparak iyilik mi kötülük mü yapıyoruz belli değil. Bence hastanın beslenme koşullarını düzeltip kontrol etmek daha faydalı olabilir. Kemoterapi belli bir yerden sonra faydadan çok zarar getiriyor. Kemoterapi bağ dokusunu oluşturan kolajeni yıkıyor. 4 kür, 6 kür kemoterapi demek sürekli olarak hastayı kaynaklardan mahrum bırakmak demek. Bu kolajen yapının yerine konulması şart. Aksi halde bir süre sonra enfeksiyonlar başlıyor. Hastaların büyük kısmı zaten kanserin kendisinden değil, kemoterapinin yan etkisinden ölüyor.
PAÇA ÇORBASI YARARLI
Hastalara ne tavsiye ediyorsunuz?
Bir kanser hastası paça çorbası içmeli. Kolajen tüm hayvanların iskelet sisteminde yoğun olarak bulunur. Ama paçada özellikle fazlaca bulunur. Kolajen moleküllerinin bağlanmasında da C vitamini aktiftir. O yüzden hastalara tavuk suyuna limonlu çorba içirilirdi. Ama bugün gerçek tavuk kalmadığı için tavuk suyunda kolajen de yok. O sebeple paça tavsiye ediyorum. Kolajen tüm dokuları baştan sona yeniler.
YOĞURDU EVDE YAPIN
Kimyasallardan vücudumuzu temizlemek için ne önerirsiniz?
Vücut toksik madeleri bir yere kadar tolere eder ama güvenlik sınırı olarak ısrarla söylüyorum ki yoğurt gerçek olmak zorunda. Vücudu kimyasallardan temizleyecek en önemli unsur yoğurttur. Mutlaka hastaların ev yoğurdu yaparak yemeleri gerekiyor. Çünkü markette satılanlar gerçek yoğurt değil. Sütün de gerçek olması gerek. UHT süt, işlem görmüş süt gerçek süt değildir. İçinde yaşam yoktur. İki proteini birbirine bağlayan sülfür molekülünün en güçlü kaynağı süttür. 
Kaynak;karar.com/ Ürün Dirier 


15 Şubat 2017 Çarşamba

BEL VE BASEN BÖLGESİ ERİTEN KOLAY DİYET ....



Günümüzde hazır gıdaların yoğun tüketimi ile birlikte bölgesel yağlanma tüm hanımların öncelikli sorunu olmaya başladı. 

Bu nedenle Yemyeşil Aktar Baharat olarak, sizlerle bu diyeti paylaşmak istedim.


Sınırsızca büyüme özelliğine sahip yağ hücrelerine dur diyoruz! 

Savaşımızı başlattık, bu sefer kazanan biz olacağız! 

Yapmanız gereken şey, bu doğal kürü uygulayıp sabretmek...


basen-eritme-hareketleri_646x340
• Basen bölgesi yağlanması genellikle genetik olarak vücuttaki yağ hücrelerinin o bölgede daha fazla bulunması ile oluşur. 
• Yağ hücreleri sınırsız büyüyebilme özelliğine sahiptir. Basen bölgesi yağları karın yağlarına göre daha zor yağlardan oluşur ve kilo verirken çok sabırlı olmak gerekir. 
• Hareketsizlik ve yanlış beslenme sonucu vücudun alt tarafında toplanan yağlardan kurtulmak için çok özel bir diyete ihtiyaç var.
karbonhidrat-ve-protein
• Özelikle protein içeren besinler tüketilmelidir. 
• Tavuk, balık, peynir ve yoğurt gibi besinler daha sık tüketilmelidir. 
• Her gün mutlaka 1 saat yürüyüş ve koşu yapın. Yani 4 dakika koşu 4 dakika yürüyüş şeklinde spor yapın. 
• Çok yağ içeren cips ve çikolata gibi abur cubur besinlerden uzak durmalılar. 
• Salata ve sebze yemeklerini beslenme planlarına daha sık eklemeliler. 
• Günde en az 2 litre su içilmelidir. 
• Taze zencefil çayı kaynatılarak her gün 1 fincan tüketilebilir.
pazili-corek-otlu-cacik-611
• 50 gr yağsız lor peyniri 
• 2 fındık büyüklüğü rendelenmiş taze zencefil 
• 1/2 adet kırmızı tatlı biber 
• 1 tatlı kaşığı zeytinyağı 
• 1 çay kaşığı çörek otu
Hazırlanışı:
Malzemeleri bir tabağa sırayla ekleyin ve karıştırın. 1 hafta boyunca akşam yemekleri yerine, yanında yeşil salata ile tüketebilirsiniz.
• 1 lt sıcak su 
• 1 fındık kadar taze rendelenmiş zencefil 
• 5-6 adet karanfil 
• 2 dilim limon 
• 2 çubuk tarçın 
Gün içinde öğleden sonra ve ara öğünü olarak her gün tüketilebilir 
Kaynak: Mynet Yemek

  Beylikdüzü / İstanbul

5 Şubat 2017 Pazar

YERE DÜŞEN BİR ŞEYİ YEMEK ZARARLI MI?


Yere düşen herhangi bir yiyeceğin beş saniyeden fazla yerde kalmadığı sürece mikrop taşımadığı kanısı yaygındır. Bu inanç ne kadar bilimseldir?


Yere düşen herhangi bir yiyeceğin beş saniyeden fazla yerde kalmadığı sürece mikrop taşımadığı kanısı yaygındır. Bu inanç ne kadar bilimseldir?
Yere düşen yiyecekler gerçekten de beş saniyeden az kaldıkları sürece yenecek kadar güvenli midir, yoksa gözle görülmeyen zararlı mikroplarla mı doludurlar?
Önce şunu netleştirelim: Düşecek bir yemeğe saldırmak için bekleyen bakteri sürüleriyle dolu değildir yerler.
Bu bakteriler zaten her yanımızı çevrelemiş durumdadır. Yeni silinmiş yerde bile vardır bakteri.
Bilim insanları, yere dokunduğu anda yiyeceğin kirlendiğini söylüyor.
'Bakteri denizi'
2015'te yapılan bir araştırmaya göre, evlerdeki toz-kir içinde 9 bin farklı tür mikrobik canlı bulmak mümkün. Bunların 7 binini bakteriler oluşturuyor; ama çoğu zararsız.
Bu bakteriler her yanımızdadır: Ellerimizde, yüzümüzde, evimizde. Dökülen derimiz, soluduğumuz hava bakteri doludur.
En temiz mutfak tezgahı bile bakteriyle doludur.
Chicago Üniversitesi'nden mikrop uzmanı Jack Gilbert, "Mikroorganizmalardan kaçınmanız mümkün değildir. Aslında bir bakteri denizi içinde yaşıyoruz” diyor.
Araştırmalar, her bireyin bir saat içinde çevresine 38 milyon bakteri hücresi saldığını gösteriyor.
Gilbert, mikroorganizmaların tehlikeli olduğu ve "hepsini öldürmek gerektiğine” dair söylemleri 100 yıldır kullandığımızı, ama bu konudaki paranoyamıza rağmen, hastalık yapan mikrop kapma olasılığını hiç anlamadığımızı belirtiyor.
Hangi koşulda yenebilir?
Çevrenin normal ölçülerde temiz olduğu durumda yere düşen bir yiyeceği alıp yiyeceğini söylüyor Gilbert. "Ama mikrop yuvasına düştüğünde değil elbette” diyor.
Hatta daha da ileri giderek, yerleri ya da tuvalet oturağını bile yalamanın büyük ihtimalle sizi hasta etmeyeceğini söylüyor.
Ama evde biri hasta ise ya da hijyen kurallarına pek uyulmayan bir ülkedeyseniz bunun geçerli olmayacağını vurguluyor.
Etrafımızda elbette bazı hastalık yapan mikroplar da var. Ama bu mikrobun yerde olması demek, büyük ihtimalle mutfak tezgahında ya da kapı kollarında da olması demektir. Yani yere düşen yiyeceği yiyip yememenizden bağımsız olarak hastalanabilirsiniz.
Salmonella bakterisi
Aslında genel uyarılar burada da geçerlidir. Örneğin yerde Salmonella virüsü varsa düşen yiyeceği yemek sizi hasta edebilir.
2006'da yapılan bir araştırmada, düşen yiyeceğin yerde beş saniye kalması halinde bu virüsün bulaşma ihtimalinin bir dakika kalmasına oranla daha az olduğu görüldü.
Mikropla kontak yararlı
Bakteri dünyasıyla aramızda sihirli bir bariyer yoktur; en itinalı temizlik bile onları bizden uzak tutamaz.
Aslında mikrop dünyasıyla kontak halinde olmak yararlıdır da.
Uzmanlar, yiyeceğinizi doktor muayenehanesinde ya da tuvalette düşürmediğiniz sürece mikroplara maruz kalmanın iyi bir şey olduğunu söylüyor.
Zira etrafımız mikroplarla dolu bir şekilde evrim geçirdik. Araştırmacılar, insan türünün evriminde mikropların önemli bir rol oynadığına inanıyor.
Henüz küçükken etrafımızdan çok sayıda mikropla kontak halinde oluruz. Çocuk iki yaşına geldiğinde aşina olduğu "mikrop çeşitleri” hemen hemen bir yetişkinin seviyesine ulaşmış olur.
Uzmanlar, yere düşen yiyeceğin kapacağı mikropların bağışıklık sisteminin gelişmesine yardımcı olacağını belirtiyor.
Derimizde bile çok sayıda bakteri vardır.
Aşırı hijyenik ortamlarda bağışıklık sisteminin iyi gelişmeyeceği söyleniyor.
Kısacası, beş saniye kuralı bir saçmalıktan ibaret diyebiliriz. Eğer ortamda hastalık yapıcı bir mikrop varsa, düşen yiyecek çok daha kısa süreyle yerde kalmış olsa bile hastalığı önlemeyecektir.
Diğer zamanlarda ise yerden bir şey alıp yemekte sorun yoktur zaten.
Ama yine de tuvalet oturağını yalamaktan kaçınmak gerekir tabii ki!
Bu makalenin İngilizce aslını BBC Earth sayfasında okuyabilirsiniz. 
kaynak; BBC Türkçe 

11 Eylül 2016 Pazar

ROMATİZMAYA İYİ GELEN YİYECEKLER !!!


Soğuk ve nemli günler romatizma rahatsızlığını tetikliyor. Bu hastalıktan şikayet edenlere uzmanlar, nar özü, enginar ve armutu öneriyor...

Bağışıklık sistemindeki sorunlar nedeniyle eklemlerin iç yüzeyinde iltihaplanmalar olarak bilinen romatizma, ağrılarla yaşam kalitesini olumsuz etkiliyor. Uzmanlar, uzun dönemli, tedavi edilmeyen romatizmanın eklemlerin hareket kabiliyetini kısıtladığını belirterek, "Romatizmaya iyi gelen yiyecekleri günlük beslenmenize ekleyerek eklem ağrılarını hafifletebilir, şişliği ve iltihaplanmanın şiddetini azaltabilirsiniz" diyor. 
Romatizmaya iyi gelen yiyecekleri ise şöyle sıralıyor: 

Nar Özü: Son yıllarda yapılan araştırmalar, nar özünün kemik ve kıkırdaklarda oluşan iltihaplanmayı azalttığı yönünde sonuçlara sahiptir. Düzenli olarak nar suyu ya da nar özü tüketmek romatizmal ağrıların ve şişliklerin azaltılmasına yardımcı olabilir. 

Balık: Balık, özellikle somon, ton gibi soğuk su balıkları bol miktarda omega yağ asidi içerir ve Omega- 3 yağ asitlerinin iltihaplı hastalıklara iyi geldiği bilinmektedir. Haftada en az 3 öğün balık tüketerek romatizma ağrılarını azaltabilir ve eklemleri etkileyen iltihabın yayılmasını yavaşlatabilirsiniz. 

Enginar: Vücuttaki zehri atma etkisi sayesinde başta romatizma olmak üzere gut hastalığı ve eklem yanmasına karşı birebirdir. Folik asit ve potasyum kemikleri güçlendirir. 

Keten Tohumu: Balıkta olduğu gibi keten tohumu da yüksek oranda Omega-3, Omega- 6 yağ asidi ile besin lifi benzeri bir madde olan lignan içerir. Günlük olarak tüketilen keten tohumu eklem ağrılarını hafifletirken eklem sertleşmesini azaltabilir. Keten tohumu içerisinde bulunan lif bazı ilaçların emilimini azaltabileceğinden, kullanmaya başlamadan önce doktora danışmaları tavsiye edilir. 

Hodan Otu, Frenk Üzümü: Bitki tohumlarında bulunan doğal bir Omega-6 yağ asidi olan gamma-linolenik asit doğal bir iltihap önleyicidir, romatizma nedeniyle meydana gelen iltihaplanmayı ve dolayısıyla eklem şişliklerini azaltabilir. Çuha çiçeği, hodan otu ve siyah kuş üzümü gamma-linolenik asit bakımından en zengin gıdalar arasında yer almaktadır. 

Tam tahıllar: Tam tahıllar da romatizmaya iyi gelen yiyecekler arasında yer alıyor. Örneğin yulaf ezmesi, çeltik ya da arpa vücuttaki iltihabı atan maddeler içeriyor.Tam tahıllı ekmekler de iltihap giderici özelliğe sahip selenyum içeriyor. Yapılan bir araştırmaya göre bazı romatizmalı kişilerin vücudunda çok az selenyum maddesine rastlanmıştır. 

Zeytinyağı: Araştırmalara göre zeytinyağının içindeki bazı maddeler vücutta iltihaba neden olan maddelerle savaşıyor, böylece iltihap oranı da azalıyor. 

Pancar: Böbrekleri çalıştırır. Önemli bir potasyum kaynağıdır. Kemiklere büyük faydası vardır. Vücuttaki tuz oranını dengeler. Bu sayede böbrekler ve idrar yollarının çalışmasını da destekler. 

Armut: Romatizma ve eklem kireçlenmesi olanlar için yararlı bir meyvedir.
KAYNAK: TAKVİM

Yemyeşil Aktar
Beylikdüzü / İSTANBUL 
Gsm: 0 532 775 76 31
                                                        www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr
                                                          www.facebook.com/yemyesilaktar
                                                                   www.yemyesilaktar.com



HAZIR MEYVE SUYU İÇMEYİN !!!



Prof.Dr. Bekir Sami Uyanık, hazır meyve suyu tüketen kişilerin vücuduna, içinde yüksek miktarda şeker (glukoz) bulunan sudan başka bir şey girmediğini belirterek bu içeceklerin organ hastalıklarına yol açtığını söyledi.

Prof. Dr. Bekir Sami Uyanık, hazır meyve sularının vücutta yol açabileceği rahatsızlıkları değerlendirdi. Uyanık, hazır meyve sularındaki yüksek miktardaki şekerin (glukoz) başta metabolizma olmak üzere kanser, obezite, diyabet gibi birçok hastalığa karşı da savunmasız bıraktığını söyleyerek “Marketlerde hazır paketlerde satılan meyve sularının, gazlı içeceklere göre daha sağlıklı olduğunu düşünüyoruz ama sanıldığının aksine, meyve suları o kadar da masum değil. Aslında hazır meyve suyu tüketen kişilerin vücuduna, içinde yüksek miktarda şeker bulunan sudan başka hiçbir şey girmiyor. Vücuda sayısız olumsuz etkisi bulunan meyve suları, başta metabolizma olmak üzere; kanser, obezite, diyabet gibi birçok hastalığa karşı da savunmasız bırakıyor” dedi.

“KONTROLSÜZ MEYVE TÜKETİMİ ŞEKER HASTALIĞINI TETİKLİYOR”
Uyanık, hazır meyve sularında, miktarları değişen oranlarda meyve özünden başka katkı maddesi olarak ise meyve aromasının, sofra şekerinin ve fruktoz şurubunun bulunduğunu dile getirerek “Bu maddeler ile çeşitli kimyasalların birleşmesi meyvemsi bir tat yaratırken, birçok hastalığı da beraberinde getirmektedir. Bu nedenle meyve suyu yerine, meyvelerin kendisini tüketmek sağlığımız için daha yararlıdır. Meyveler bir bütün olarak, sindirim sisteminde daha düzenli emilir ve kan şekeri ani olarak yükselmediğinden, ani insülin salgılanmasına sebep olmaz. Metabolizma normal işleyişiyle vücutta daha düzenli kullanılır. Özellikle glisemik indeksi yüksek olan kavun, karpuz, üzüm gibi meyvelerde de, aşırıya kaçmamak, kontrollü olmak gerekir. Kontrolsüz meyve tüketimi, gizli şekeri olanlar ve diyabetli hastalarda kan şeker düzeyinin yükselmesine (hiperglisemiye) yol açabilmektedir” ifadelerini kullandı.
Kandaki glukoz (şeker)miktarının fazla olmasının, vücutta bulunan proteinlere, glukozun bağlanmasına neden olduğunu söyleyen Uyanık, “Glukoz bağlanmış proteinlerin fonksiyonelliği azalır, bulunduğu doku veya organda özel görevlerini yapamaz hale gelerek, vücudun yaşlanmasına yol açar. Aşırı tüketilen meyve suları ve asitli içecekler, fazla miktarda şekerin vücuda girmesiyle, kan şekerini yükselterek, şeker hastalığı, obezite ve eklem hastalıkları yanında, böbrek, göz, kalp ve damar hastalıklarına da yol açabilmektedir. Ayrıca, yüksek kan şekeri, vücutta yağa dönüşerek, sadece karın çevresinde değil, karaciğer başta olmak üzere doku ve organlarda yağ birikmesine neden olmakta, asıl hücrelere baskı yapmakta, onları işlemez hale getirmektedir. Şeker, tümör oluşumuna ve kanserin büyümesine de neden olabilmektedir. Bu sebeple meyve suları içerisinde bulunan yüksek miktardaki glukoz, aroma ve kimyasallar nedeniyle meyve suyu tüketen kişilerde, metabolik denge bozulmakta, diğer kanser faktörlerinin de etkisiyle, özellikle mide ve bağırsak kanseri olmak üzere tüm vücut kanserleri riskini de artırmaktadır” dedi.
“ŞEKER BİRÇOK ORGAN HASTALIĞINA NEDEN OLABİLİYOR”
Kişinin vücudundaki yüksek şeker oranının, başta göz olmak üzere böbrek, beyin, kalp ve bacak damarlarının erken yaşlanmasına neden olduğunu vurgulayan Uyanık,”Yemeklerden sonra, özellikle de, şekeri yüksek meyve suyu ve asitli içeceklerin alımından sonra hızla yükselen kan şekerini, vücut kendisini korumak için düşürmeye çalışmaktadır. Günlük aktivitelerimize ve yaptığımız işlere göre yükselip alçalan kan basıncı değişikliklerine karşı koruyucu mekanizmaları, yüksek kan şekerinden olumsuz etkilenerek, küçük damarların zarar görerek, çatlaklara neden olmaktadır.
Bunun sonucunda damarlar, sertleşmekte, tıkanmakta ve yaşlanması hızlanmaktadır. Hafif olan damar hastalıkları da insanın enerjisini yok ederek, yorgun ve yaşlı hissettirebilmektedir. Meyve sularının hazır paketler halinde alınması yerine, meyvelerin taze olarak alınıp, suyunun sıkılıp, yenmesi oldukça faydalıdır. Taze olarak sıkılan meyve sularının bekletilmeden içilmesi ve içerisindeki vitaminlerin, liflerin kaybolmadan tüketilmesi hastalıklara karşı da korumaktadır” diye konuştu.
Prof. Dr. Bekir Sami Uyanık, besleyici ve düşük kalorili yiyeceklerin, genç ve sağlıklı olmada çok önemli olan bağışıklık sistemi için çok yararlı olduğunu belirterek “Meyveler kadar, sebzeler ve tam tahıl ürünleri de bol lif içerdiğinden, besinlerin kana düzenli emilmesine, çabuk doymamıza yardımcı olarak, kan şekeri düzeyinin dengelenmesinde çok önemli fonksiyon görürler. Ayrıca, sindirim sürecini hızlandırarak, vücudun atıklardan, olası kanserojen maddelerden daha çabuk kurtulmasını sağlayarak, mide-bağırsak, kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini azaltırlar” dedi
KAYNAK:yuzdeyuzhaber

Yemyeşil AKTAR
Beylikdüzü / İSTANBUL 
Gsm: 0532 775 76 31



KOLESTROLE İYİ GELEN YİYECEKLER ...
Kurubaklagiller: 
Kuru fasulye, nohut, yeşil mercimek gibi besinlerin içerisinde bulunan çözünür lifler, kötü Hutlu kolesterol olarak anılan LDL kolesterolü düşürmeye yardımcıdırlar. 

Yapılan bir bilimsel araştırmada;
her gün 1 porsiyon kurubaklagil tüketimi, 6 haftada kan kolesterol seviyelerini %10 azaltmıştır.
Haftada en az üç kez kurubaklagiller sofralarımızda yer almalı.

Kuruyemişler: 
Fındık, badem ve ceviz gibi kuruyemişler, düzenli tüketildiklerinde kan kolesterol seviyelerini düşürmeye yardımcıdırlar. İçerdikleri çoklu doymamış yağ asitleri de, damar sağlığının korunmasına yardımcı olurlar. Yapılan bilimsel çalışmalara göre, günde ortalama 40 gram kuruyemiş tüketmek, kötü huylu kolesterolü düşürmeye yardımcı olur.

Soya ürünleri: 
İçerdikleri fitat ve izoflavonlar sayesinde düzenli tüketildiklerinde kolesterolü düşürücü etki gösterirler.
Soframızda çok alışkın olmadığımız soya ürünlerine soya sütü, tofu veya soya kıyması olarak yemeklerde, çorbalarda yer verebiliriz.
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) önerilerine göre; günde 25 gram soya proteini tüketmek, kötü huylu kolesterolü düşürmeye yardımcı olur.

Avokado:
Avokadoda; iyi huylu kolesterol olan HDL’yi yükselten ve LDL’nin düşmesine yardımcı olan tekli doymamış yağ asitleri bulunur. Aynı zamanda diğer bütün meyvelere oranla, kolesterol düşürmeye yardımcı etkisi olan beta sitosterolleri yapısında daha fazla bulundurur. Günde ¼ veya ½ avokado tüketmek kan kolesterolünü düşürmek konusunda yol katetmeyi sağlar.

Çikolata: 
Bitter çikolatanın içerdiği antioksidanlar, kalp sağlığının korunmasına yardımcıdır. Bazı bilimsel çalışmalar, kakaoda bulunan antioksidanların iyi huylu kolesterolü yükseltmeye yardımcı olduğunu göstermiştir. Günde 30 gram bitter çikolata tüketmenin, kötü huylu kolesterolün vücutta okside olmasına engel olduğu bilinir.

Bitkisel steroller: 
Bitkilerin yapısında bulunan bu madde, vücuttan kolesterol emilimini azaltarak, düzenli tüketimde kolesterolü düşürmeye yardımcı etki gösterir.

Bitkisel sterollerin kolesterolü düşürücü etki göstermesi için günde 2 gram tüketilmeleri gereklidir.

Bazı bilimsel çalışmalarda aşırı tüketimlerinin damar sertliği riskini arttırabileceği gösterilmiştir.
Piyasada bulunan bitkisel sterol eklenmiş ürünleri kullanan kişiler, eğer yüksek kolesterol sebebi ile ilaç kullanıyor iseler, doktorlarına danışmalılar.



YEMYEŞİL AKTAR
BEYLİKDÜZÜ / istanbul

Gsm: 0 532 775 76 31

www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr
www.facebook.com/yemyesilaktar
www.yemyesilaktar.com

UYUMADAN ÖNCE MUTLAKA BİR BARDAK SU İÇİN !!!


                                                   www.facebook.com/yemyesilaktar
                                                   www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr
                                                   www.yemyesilaktar.com

İNANILMASI GÜÇ AMA GERÇEK !!!


- KANIN PIHTILAŞMASI OLMASA İNSAN VÜCUDUNDA DİĞER BÜTÜN SİSTEMLER İŞE YARAMAYACAKTI VE YERYÜZÜNDE İNSAN KALMAYACAKTI. 


- EN UFAK BİR KANAMADA BİLE KAN VE DOKULARDA PIHTILAŞMAYI SAĞLAYAN 40 DAN FAZLA MADDE HAREKETE GEÇEREK 50 MİLİ SANİYE GİBİ BİR ZAMAN DİLİMİNDE SİNİRLERİN BEYNE TAHRİBAT HAKKINDA BİLGİ GÖNDERMESİN ARDINDAN PIHTILAŞMA OLAYINI BAŞLATIR. 


- VÜCUDUN KORUNMASI İÇİN GEREKEN TEK BİR İŞLEMDE ALINAN TEDBİRLER HAYRET VERİCİDİR.

İnsan vücudu aslında başlı başına bir mucize..Her birimizin vücudunda bulunan trilyonlarca hücre de gerçekleşen olaylar insanı hayrete düşürüyor. Vücudumuzda kilometrelerce uzunluğunda döşenmiş damarlar hiç bir şekilde birbirine dolanmıyor. İlk nefes aldığımız doğum anından son nefesimizi verdiğimiz ana kadar kalbimiz kusursuz bir düzende çalışıyor. Biz farkında bile değilken vücudumuzun içine yerleştirilmiş savunma sistemimiz mikroplara karşı bizi koruyor.

Kuşkusuz bu yaratılış mucizelerini saymakla bitiremeyiz. Önemli olan bunları bilmek Allah'ın muhteşem yaratılış sanatının farkında olmak ve sürekli O'na şükretmektir. Sadece yaralandığımız da kanın pıhtılaşma detayı olmasa şu anda yeryüzünde yaşayan insan kalmazdı. Bilindiği gibi herhangi bir nedenle, yaralanma, çizik ya da kesilme ile başlayan bir kanamada kan damarlarından kanın akmasını önlemek amacıyla meydana gelen süreçlerin tümüne ''Pıhtılaşma'' deniyor. Peki eğer pıhtılaşma olayı gerçekleşmesiydi ne olurdu? Çok basit. En ufak bir kanama bile durdurulamazdı ve kan kaybından ölürdük. Şimdi dilerseniz kanın pıhtılaşmasının detaylarına bakalım.

Yeryüzünde adeta proteinden bir yama örerek açılan deliği kapatabilen tek sıvı kandır. İşin daha mucizevi yanı bunu müthiş bir hızla hareket ederken yapmasıdır. Kanda ve dokularda pıhtılaşmanın meydana gelmesini sağlayan, bir arada çalışan 40' dan fazla madde vardır. Bunların bir kısmı pıhtılaşmayı başlatır, bir kısmı hızlandırır, bir kısmı pıhtılaşmayı sona erdirir. Açılan yarada pıhtılaşma işleminin hemen başlaması gerekir. Bunu sağlamak için olağanüstü hızda bir iletişim sistemi şarttır. Sinirlerin beyne, tahribatın sınırları ve bulunduğu nokta hakkında bilgi göndermesinin ardından sadece 50 mili saniye geçer.

Pıhtılaşma olayı, tıpkı otoyolda meydana gelen kazaya acil çağrılarla yetişen devriye ve ambulansların ilk yardımlarını anımsatan bir olaydır. Vücudun herhangi bir bölgesinde bir kanama olduğunda ilk yardım trombosit adı verilen kan parçacıklarından gelir. Trombositler kanın içinde dağınık halde dolaşırlar. Bu nedenle kanama vücudun neresinde olursa olsun mutlaka o bölgeye yakın devriye gezen trombosit vardır. Von Willebrand isminde bir protein ise kaza yerini işaret ederek yardım isteyen bir trafik polis gibi, trombositlerin önlerini keser ve olay yerinde durmalarını sağlar. Olay yerine gelen ilk trombosit tıpkı telsizle yardım ister gibi, özel bir madde salgılayarak diğer ekipleri olay yerine çağırır. Trombositler kemik iliğinin büyük hücrelerinden kopan renksiz ve çekirdeksiz hücrelerdir. En önemli özellikleri bir yere yapışma eğiliminde olmalarıdır. Ancak Allah'ın üstün yaratmasının bir kanıtı olarak trombositler yalnızca kan içindeki endotel doku zarar görmüşse yapışkanlık özelliği ortaya çıkar. Normal endotel hücrelerine yapışmazlar. Eğer öyle olsaydı trombositler kan damarlarının içinde birikerek damarın tıkanmasına sebep olurdu. Bu da çoğu zaman ölümle sonuçlanırdı.

Trombositlerin ilk acil müdahalesi ile kan akışı büyük ölçüde yavaşlatılır. Artık devreye pıhtılaşma mekanizması girer. Pıhtılaşma mekanizmasının en önemli elemanlarından biri ''Fibrinojen'' dir. Fibrinojen normal durumlarda kan içinde erimiş durumda bulunur. Ancak vücutta bir yara meydana geldiğinde ''Trombin'' adındaki başka bir protein Fibrinojen zincirindeki üç halkadan iki tanesini keser. Artık bu protein Fibronejen değil Fibrindir ve bu aşamadan sonra aktif hale gelir. Fibrinlerin kesilen yüzeyi yapışkan parçalara sahiptir. Bu yapışkan parçalar da diğer fibrinlerin gelerek kendilerine yapışmalarına neden olur. Fibrinlerin birbirlerine yapışarak meydana getirdikleri bu kütle kanın akışını durdurmak için meydana getrilmiş ilk pıhtıdır. Şunu da belirtmek isterim ki Trombin proteini 20'e yakın enzimin bir araya gelmesiyle oluşur. Bu enzimlerden tek bir tanesinin olmaması sistemin işlememesi ve insanın hayatını kaybetmesi anlamına gelmektedir. Ancak her şey planlanmış ve sistem kusursuz bir şekilde kurulmuştur. Trombin sadece açık yaranın olduğu yerde üretilir. Bu olay yerinde bulunan ilk yardım ekibinin hasta için gerekli ilacı olay yerinde ihmal etmeleri gibi bir olaydır. Üstelik bu üretim tam ihtiyaç kadar olmalıdır. Ayrıca bu proteinin üretimi tam zamanında başlamalı ve tam zamanında durdurulmalıdır. Başlama ve durdurma emrini trombini üreten enzimler kendi aralarında verirler.

Vücutta yaranın açılmasıyla aniden harekete geçen Trombin, bulduğu bütün Fibrinojenlerin zincir halkalarını kesmeye başlar. Fakat bu işlemi yaranın bulunduğu yerden başka bir yerde yapmaması gerekmektedir. Bağımsız hareket ederse kestiği tüm Fibrinler birbirine yapışacak ve dolaşım içinde kontrolsüz pıhtılar meydana gelecektir. Oluşan pıhtılarda damarların tıkanmasına yol açacaktır. Bu durumda Trombinin baskı altında tutulması gerektiğinde durdurulması gerekir.

Burada bir başka mekanizma devreye girer. Trombini harekete geçiren protein Stuart Faktörü. Ancak Sturat Faktörünün de kontrol altında tutulması ve her gördüğü Protrombini de aktifleştirerek Trombine dönüştürmemesi gerekir. Sturat faktörünü de kontrol eden ''Akselerin'' adında bir başka proteindir.

Bu muazzam organizasyon hassas bir matematik hesabı gibi çalışır. Kanın ne zaman ne oranda pıhtılaşmasını gerektiğini ve ne zaman pıhtılaşmayı durdurması gerektiğini bilmesi gerekir. Bu aşamada ''Antitrombin'' proteinleri devreye girer. Antitrombin kanın pıhtılaşması için devreye giren tüm proteinleri birer birer durdurur. Yaranın tekrar açılmaması için Fibrin sabitleme faktörü adı verilen bir protein pıhtıyı oluşturan Fibrinleri birbirlerine iyice bağlayarak sıkıştırır. Eğer böyle güçlendirici bir faktör olmasaydı sıradan günlük hareketlerimizde bile yara hemen açılır ve iyileşmesi mümkün olmazdı.

Son aşamada ise kanamanın durdurulması ve yaranın iyileşmesi için oluşturulan pıhtının kanama durduktan ve yara iyileştirildikten sonra bozulmasıdır. Bu görevi üstlenen protein Plazmindir. Plazmin Fibrinler arasına girer ve onları teker teker keserek pıhtıyı bozar. Fibrinler bir araya gelerek pıhtıyı oluşturmaya başladığı sırada Plazmin de bir yandan oluşan Fibrinleri kesmeye başlar. Ancak bu iki işlemin zamanlaması öyle mükemmel yaratılmış ki Plazmin Fibrinleri kesip ortadan kaldırmaya çalışırken yara da iyileşir. Pıhtının oluşmasında Fibrin ne kadar hızlıysa onun Plazmin tarafından ortadan kaldırılması da o kadar yavaştır ve işlemler tam olması gereken zamanda biter. Bu işlemler bittiğinde cildiniz eskisi gibi pürüzsüz şekline kavuşur.

Eğer bu hayati sistemde bir aksaklık olsaydı ne olurdu düşünelim. Yara olmadığı halde kan birdenbire pıhtılaşmaya başlasaydı ya da yaranın etrafında oluşan pıhtı bulunduğu yerden ayrılsaydı veya pıhtılaşmada rol alan proteinler arasındaki haberleşmede aksaklık olsaydı. Bunlardan herhangi birinin olması durumunda kalp, akciğer vya beyin gibi hayati organlar giden yollarda tıkanma, kan kaybından ölme gibi durumlarla karşılaşırdık.

Burada dikkat çeken vücuttaki bu benzersiz işlemin kompleksliğidir. Vücudun korunması için gereken tek bir işlemde alınan tedbirler dahi hayret vericidir. Bu düzen öyle planlanmıştır ki, her protein sırasından önce devreye girmemekte, ancak sırası geldiğinde hemen harekete geçmektedir. Her proteinin hareketini kontrol edecek diğer proteinler vücutta hazır beklemektedir. Hepsi de kendilerine emir geldiğinde göreve başlamakta ve hatasız bir şekilde bitirmektedir. Hiç bir zaman Trombositler normal dokulara yapışmazlar. Trombosin Akselerinden önce harekete geçmez. Fibrinojen durup dururken pıhtı oluşturmaya başlamaz. Her zaman Plazminin hareketi Fibrinlere göre daha yavaştır. Burada Allah'ın muhteşem yaratma sanatına şahit oluyoruz.

Kanın pıhtılaşması denince sadece gözle görünür yaralardaki pıhtılaşma akla gelmemelidir. Gün içinde çok sık başımıza gelen, ancak çoğu zaman fark etmediğimiz kılcal damarlarının tamir edilebilmesi için de pıhtılaşma sisteminin olması zorunludur. Bacağınızı masanın kenarına ya da salonunun ortasındaki sehpaya çarptığınız da çok sayıda kılcal damarınız parçalanır. Bu durum iç kanamalara yol açar. Ancak pıhtılaşma sistemi sayesinde kanama hemen durur ve arkasından tamir işlemi başlar.

Sonuç olarak kanımızda pıhtılaşma özelliği mutlaka olmak zorundadır. Üstelik çok sıkı bir denetime tabi tutulması gerekir. İnsan bedeninin hemen her bölümüne milyonlarca borudan oluşan bir tesisat olan damarlar döşenmiştir. Bu boru tesisatın içinde hiç durmaksızın akan bir kan nehri vardır. Zaman zaman insan bedeninde meydana gelen küçük bir çizik veya kesik sonucunda derinin hemen altında bu boruların içinde akan kan dışarı sızar.

Normal şartlarda olması gereken, vücuttaki bütün kanın tıpkı dibinde delik açılmış bir şişesi gibi bu dışarı akması ve küçük çizginin bile insanı kan kaybından öldürmesidir. Ancak bu gerçekleşmez. Söz konusu deliğin etrafında kan pıhtılaşmaya başlar ve pıhtılaşan kan adeta bir tıpa gibi tıkar.

Bu kuşkusuz büyük bir mucizedir. Kanın bu özelliği dünyadaki her insanın hayatını kurtarmaktadır. Aksi takdirde çok küçük yara bile insanların ölümüne neden olacaktır. Ancak insanlar gözlerinin önünde bulunan ve kendi hayatlarını koruyan bu mucize hakkında hiç düşünmezler....




Yemyeşil Aktar 

Beylikdüzü / İSTANBUL 

www.facebook.com/yemyesilaktar 


www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr


www.yemyesilaktar.com





6 Eylül 2016 Salı

TELEME NEDİR ?


                           

Isıtılmış Keçi Sütünden, olgunlaşmamış İncir veya Körpe İncir dallarında bulunan SÜT ile mayalanarak elde edilen Yoğurt veya Olgunlaşmamış Taze Peynire benzer Süt Ürünüdür.

Yani kısaca;

''Tam olgunlaşmamış oluşumu yarım kalmış ancak çok çok lezzetli Yoğur veya Peynir'' diyebiliriz...

Anadolu'nun birçok bölgesinde özellikle keçi otlatan çobanlar tarafından pratik, çok hızlı ve yapılışı çok kolay olmasından dolayı tercih edilen bir yiyecek ve beslenme türüdür.. 10 dakika gib, kısa bir sürede hazırlanabilir. Oluştuğu an itibari ile 5 dakikada tüketilmelidir içindeki incir alınırsa 5-10 dakika daha acılaşmadan yenilebilme özelliğini korur.

Her ne kadar İnek Sütü ile yapılsa da Keçi Sütünün tadını lezzetini vermez.

Bal veya yöresel pekmez ile içine kuru incir gibi meyve parçacıkları atılarak tatlı niyetine de yenilebilir.




https://www.facebook.com/yemyesilaktar/

Yemyeşil Aktar

Gsm: 0 532 775 76 31    Tlf; 0 212 873 33 93

5 Eylül 2016 Pazartesi


HİMALAYA KAYA TUZU
GECE LAMBALARIMIZ......
Artık sağlıklı negatif iyonlar için Himalaya'ya ya da şelale kenarlarına gitmenize gerek yok. Himalaya Tuzları, Pakistan'ın kuzeybatısında, Himalayalar'ın eteklerinde çıkar. Bu bölgeyi çevreleyen deniz, iklim değişiklikleri nedeniyle buharlaşıp yok olmuştur.
Milyonlarca yıl önceki denizden arda kalan tuz, üst üste kaya katmanlarının oluşmasıyla kristalleşmiş, bugüne dek çevre kirliliğinden korunmuş, en saf halindedir. Himalaya Tuz Lambaları bu cihazlara göre çok daha uygun fiyatlı, bakımı kolay, göze ve ruha hitap eden, 100% doğal bir alternatiftir.
Kaya Tuzu sanatoryumlarına gitmeye ve oradaki Haloterapi seanslarına katılmaya zamanı olmayan, aynı zamanda günümüzün tedavi yöntemlerini tercih etmeyip doğal tedavi yöntemlerini tercih eden astım ve üst solunum yolları rahatsızlıklarından şikayetçi olan kişiler için Pakistan’da bulunan Himalaya Kaya Tuzu madenlerinden özenle seçilip getirilen parça kaya tuzlarının şekil verilip lamba formuna getirilerek ev veya iş yeri ortamında size özel tuz senatoryumu oluşturmanıza yardımcı olur.
Haloterapi (Nefes Çalışması) egzersizleri ile daha rahat nefes almanıza yardımcı olur, havayı temizler, teneffüs edilmesi gereken kaliteli havayı ortamda sağlar. Etrafında çalışan çeşitli radyasyon yayan cihazların ışınlarını bünyesine çeker. Kaya Tuzu Lambaları düzenli kullanıldığı takdirde astım ve üst solunum yolları rahatsızlıklarında yardımcı tedavi olarak etkili rol oynar.

Himalaya Tuz Lambası Neden Faydalı?
Havanın Vitamini - Negatif İyon
Çoğu insan dağ başında, deniz kenarında, bir şelalenin yakınında ya da bir fırtınadan sonra kendini daha iyi hisseder. İyi hissetmemizin nedeni bu ortamlarda havada bulunan büyük miktardaki sağlıklı negatif iyonlardır. Negatif iyonlar havaya tazelik, canlılık verir ve havadaki bakterileri azaltır.
Himalaya Tuz Lambaları, "Negatif İyon" yayarak iç mekanlardaki hava kalitesini arttırır. Doğal bir negatif iyon jeneratörü olan bu lambalar gerçek anlamda "Havanın Vitamini"dirler.
Negatif İyonların Faydaları
•Stres, fiziksel, ruhsal yorgunluk, uykusuzluk, ağrılara iyi gelir.
•Nezle, migren, astım gibi rahatsızlıklara iyi gelir, akciğerlerin kapasitesini yükseltir.
•Bağışıklık sistemini güçlendirir.
•Canlılık, zindelik verir.
•İşte verimi ve konsantrasyonu arttırır.
•Bebek ya da çocukların yanında fiziksel, ruhsal gelişim için temiz hava sağlar.
•Yüksek enerji ve pozitif bir ruh hali için negatif iyon gereklidir.
•Sağlığa faydaları nedeniyle birçok ülkede negatif iyon yayan cihazlar kullanılmaktadır. Bunların çoğu insan yapımı makinelerdir.
Kullanımı
•Tuzun hisgroskopik özelliği olması, heryeri kaplayan atmosferden su toplanması anlamına gelir.
•Her zaman kuru, tercihen havalandırılmış ortamlarda muhafaza edilmesi uygundur.
•Kaya tuzu lambalarını açık havada bırakmayın, özellikle nemli ve rutubetli ortamlarda lambanın tabanı ve yüzeyi ıslak olabilir.
•Kaya tuzu lambasını birkaç saat yakmak onun hemen kurumasına, iyon yaymasına sebep olur.
•Kaya tuzu lambalarının her gün, gün içerisinde belirli süre lamba ile aynı ortamda durduğunuz süre içerisinde açık tutulması gerekmektedir.
Yemyeşil Aktar Beylikdüzü
Fatih Sultan Mehmet Camii altı
Onur Hipermarket Pasajı
BEYLİKDÜZÜ/İSTANBUL
Tel : 0 212 873 33 93
Gsm : 0 532 775 76 31

GÜNAYDIN DOSTLAR...



HİNDİSTAN CEVİZİ CİLDİNİZİN EN İYİ DOSTU !!!