Çamlık Cad. No:1 Fatih Sultan Mehmet Camii Altı Onur market Avm Beylikdüzü/İstanbul

beylikdüzüarısütü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
beylikdüzüarısütü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2016 Cuma



DOĞUM SONRASI DEPRESYON ....


10 anneden 8’i doğum sonrası depresyon yaşıyor!

“Annelik hüznü”, yaklaşık bir ay içinde kendiliğinden sona ererken, doğum sonrası depresyonda belirtiler daha şiddetli oluyor. 

Üsküdar Üniversitesi NP İSTANBUL Hastanesi’nden Psikiyatri Uzmanı Prof. Dr. Aslıhan Dönmez, “annelik hüznü” olarak da bilinen lohusa sendromunun doğum sonrasındaki ilk iki haftada yoğun yaşandığını belirterek ilk bir ayda kendiliğinden sona erdiğini söyledi.

Lohusa sendromu ile doğum sonrası sendromunun karıştırılmaması gerektiğini belirten Prof.Dr. Dönmez şunları söyledi:

“Lohusa sendromu, doğumdan sonra kendini mutsuz, gergin, kaygılı hissetme, sık ağlama isteği, uykuya dalma güçlüğü ve iştah kaybı gibi belirtilerin eşlik ettiği durumdur. 
Genellikle doğum sonrasındaki ilk iki haftada yoğun yaşanır ve ilk bir ayda kendiliğinden sonlanır. Dolayısıyla herhangi bir profesyonel yardım gerektirmez. Bu süreyi aşan durumlar daha ciddi bir klinik tablo olan doğum sonrası depresyonun geliştiğini düşündürmelidir. 

Doğum sonrası depresyonda belirtiler annelik hüznüne göre daha şiddetlidir, bebeğe karşı ilgi kaybı, kendine ve/veya bebeğe zarar verme düşünceleri eşlik eder. Böyle bir durumda mutlaka acilen bir psikiyatriste başvurmak gerekir.” 
Aşırı mükemmeliyetçi anneler risk altında

Doğum yapan kadınların yüzde 80’inde lohusa sendromu görüldüğünü belirten Prof. Dr. Dönmez, “Özellikle geçmişinde depresyon öyküsü olan, stresli yaşam olayları bulunan, aile ve sosyal desteği yetersiz olan, bebeğin sağlık durumunda bir sorun olan, “zor” bir bebeğe sahip olan annelerde annelik hüznü daha sık görülür. Ayrıca mükemmeliyetçi, kaygılı, kendini aşırı eleştiren, kendine güveni az olan kişilik yapısı da lohusa sendromu gelişimi açısından risk etkenidir” diye konuştu. 

Sosyal destek çok önemli

Lohusa sendromunun atlatılmasında sosyal desteğin önemine dikkat çeken Prof. Dr. Aslıhan Dönmez, “Bu destek hem psikolojik anlamda hem de bebeğe bakım anlamında verilmelidir. Annenin kendine de kısa da olsa vakitler ayırması için imkân yaratılabilir. 
Doğum sonrası depresyon durumunda şüphe ediliyorsa mutlaka vakit kaybetmeden bir psikiyatriste başvurulmalıdır” tavsiyesinde bulundu. 


17 Kasım 2016 Perşembe

BAL ALIRKEN DİKKAT !!!


BAL ALIRKEN LÜTFEN BİRAZ SEÇİCİ OLUN, MISIR ŞURUBUNA (glikoz) PARA VERMEYİN !!!

SALMONELLİ BAKTERİSİ NEDİR?


Salmonella, gıda zehirlenmelerinin en yaygın nedenlerinden biri olan bir grup bakterinin adıdır. 

Salmonella ile temastan yaklaşık 12-72 saat sonra enfeksiyon, ishal, ateş, ve karın krampları gelişir.Hastalık genellikle 4 ila 7 gün sürer ve çoğu kişi tedavi olmadan iyileşir. Bazı kişilerde, ishal hastanın hastaneye gitmesini gerektirecek kadar şiddetli olabilir. 
Bu hastalarda, Salmonella enfeksiyonu bağırsaklardan kan dolaşımına ve vücudun diğer bölgelerine yayılabilir ve antibiyotik tedavisi gecikirse ölüme neden olabilir.
Yaşlılar, bebekler ve bağışıklık sistemi bozulmuş olan kişilerde hastalık daha ciddi seyreder.

Salmonella bakterisi pişirme ve pastörizasyon ile öldürülebilir . 
Gelişmekte olan ülkelerde sık ve salgın şeklinde ortaya çıkan bir hastalık olan tifo ve paratifo da salmonella bakterilerinin S. typhi ve S. paratyphi serotipleri tarafından tarafından oluşturulur. 

Etken Mikroorganizma:


Salmonella Enterobacteriaceae adı verilen bir gram negatif çubukçuk şeklindeki basildir . Yaklaşık 2000 serotipi insanlarda hastalığa neden olur.S. typhi ve S. paratyphi (A, B, C) yalnızca insanlarda enterik ateş (tifo, paratifo) olarak adlandırılan hastalığa neden olur. Bunların dışında kalan salmonella serotipleri non-typhoidal salmonella olarak adlandırılır.

Nasıl Bulaşır?


Salmonella bakterisi özellikle kuşlar olmak üzere , diğer hayvanların ve insanların bağırsak sistemlerinde yaşar.

Genellikle hayvan dışkısı ile kontamine gıdalar yenmesiyle insanlara bulaşır.

Kirlenmiş yumurta, kümes hayvanları , et , pastörize edilmemiş süt veya meyve suyu , peynir , kontamine çiğ sebze ve meyve , baharat , ve çerezler bulaşma kaynağı olabilir.

Gıdaların iyi pişirilmesi salmonellayı öldürür.

Özellikle sürüngenler ( yılan, kaplumbağa , kertenkele ) , amfibi ( kurbağalar ) , kuşlar ( civciv ) ve evcil hayvanlar salmonellanın bulaşmasında rol oynayabilir ve temastan sonra hijyen kurallarına mutlaka uyulmalıdır.

Tüm yaş gruplarını etkiler. Şiddetli veya komplike hastalık için en büyük risk altındaki gruplar bebekler,yaşlılar ve bağışıklık sistemi bozuk olan kişilerdir.

Hastalık Belirtileri:


Kuluçka Dönemi 12-72 saattir. Belirtileri ishal (bazen kanlı) , ateş, karın krampları ve kusmadır. Birçok sağlıklı kişide tedavi olmadan 4-7 günde iyileşir. Ancak bazı hastalarda barsak alışkanlıklarının tamamen normale dönmesi birkaç ay sürebilir. Hastalığa yakalananların küçük bir kısmında ise eklemlerde ağrı ,gözlerde tahriş ve ağrılı idrara çıkma gelişebilir . Buna reaktif artrit denir ve aylar ya da yıllar boyunca sürebilir ve tedavisi zor olan kronik artrite yol açabilir . Antibiyotik tedavisi artrit gelişimini engellemez.

Hastalığın tanısı:


Salmonella
enfeksiyonu dışkı örneğinin test edilmesi ile tespit edilebilir. Ancak, çoğu vakada test sonuçları çıkmadan hastalık belirtileri ortadan kalkmaktadır.

Hastalığın Tedavisi:


Salmonella enfeksiyonları genellikle 5-7 gün içerisinde kendiliğinden geçer ve çoğu zaman ağızdan sıvı alımını arttırmak ve dinlenme dışında özel bir tedavi gerektirmez. İshal ve kusması çok şiddetli olan hastalarda ise damardan sıvı tedavisi gerekebilir. Antidiyareik ilaçlar krampları azaltabilir ancak ishal süresini arttırırlar. Bakterinin kan dolaşımına girmesi, immun sistem yetersizlikleri gibi ciddi durumlar dışında tifo olmayan Salmonella enfeksiyonlarında antibiyotik kullanılması bakterinin vücuttan atılım süresini uzatabilir, başkalarına bulaşma ve hastalığın tekrarlama riskini arttırabilir.

Hastalıktan Korunma:


Salmonellosisi önlemek için bir aşı yoktur. Korunmak için alınabilecek önlemler:

• Çiğ ya da az pişmiş yumurta , pişmemiş kıyma veya kümes hayvanları ve pastörize edilmemiş süt de dahil olmak üzere yüksek riskli gıdalar yemekten kaçının. Çiğ yumurta ile yapılan ev yapımı soslar, mayonez vs. kullanmaktan kaçının.

• Çiğ et ya da kümes hayvanları ile temas ettikten hemen sonra su ve sabun ile ellerinizi , mutfak çalışma yüzeylerini ve eşyalarını yıkayın . Özellikle bebekler , yaşlılar için yemek hazırlarken dikkatli olun .

• Çapraz bulaşmayı önlemek için buzdolabında çiğ et , tavuk ve deniz ürünlerini diğer gıdalardan ayrı bir yerde tutun. Mümkünse , mutfakta iki kesme tahtası (çiğ et için ayrı meyve ve sebze için ayrı bir kesme tahtası) bulundurun. Önceden çiğ et tutulan yıkanmamış bir yüzey üzerine pişmiş yiyecek koymayınız.

• Yemek yemeden önce sabunla ve ılık suyla ellerinizi yıkayın.

• Besinleri pişirirken güvenli bir iç sıcaklığa ulaşıp ulaşmadığını denetleyebilmek için bir et termometresi kullanın.

• Dondurulmuş gıdaları çözünmeye başladığında derhal tüketin.


• Eğer hayvan dışkısı ile temas ederseniz ellerinizi yıkayın. Sürüngenler (kaplumbağalar , iguanalar , kertenkele, yılan vs ) evcil olsalar dahi salmonella taşıma olasılığı fazla olan hayvanlardır. Sürüngenlere dokunduktan sonra eller yıkanmalıdır. Sürüngenler , küçük çocuklar için uygun evcil hayvan değildir ve bir bebek ile aynı evde olmamalıdır . ABD'de salmonelloz kaynağı olduğu için 1975 yılında , küçük pet kaplumbağaların satışı yasaklanmış, ancak 2008 de tekrar satışı serbest kalmıştır .

• Civciv ve ördek yavrularının bağırsaklarında taşınan salmonella çevrelerini ve hayvanın tüm yüzeyini kirlenmektedir . Çocuklar sadece tutma, sarılma , ya da kuşları öperek bakterilere maruz kalabilir . Çocuklar kuşlara dokunmamalıdır. Civcivle, ördekle ve yaşadıkları yerler de dahil olmak üzere herhangi bir temastan sonra eller yıkanmalıdır .

• Anne sütü küçük bebekler için en güvenli besindir . Emzirme salmonellosis ve diğer birçok sağlık sorunlarını önler .


KAYNAKLAR:
https://www.foodsafety.gov/poisoning/causes/bacteriaviruses/salmonella/

http://www.cdc.gov/salmonella/general/index.html


Yemyeşil Aktar 
Beylikdüzü / İstanbul,

https://www.facebook.com/yemyesilaktar 


www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr





8 Kasım 2016 Salı




Zeytinin yaprağını demleyin, yağını için!

Zeytinin siyahının, yeşilinin hepsinin kahvaltı sofralarında baş tacı olduğunu belirten Dr. Fevzi Özgönül, ”Zeytinin kendisini yiyin, yağını için, yaprağını çay gibi demleyin, çekirdeğini yutun ve sindirim sisteminizi güçlü yapın.” dedi.
Zeytin, kullanım alanı o kadar geniş bir meyvedir ki ülkemizde bile özel bir kanun ile zeytin ağaçları koruma altına alınmıştır diyen Dr. Fevzi Özgönül, Siyahı, yeşili, hepsi kahvaltı sofralarımızın baş tacıdır. Tabii sadece kahvaltıda tüketmiyoruz. Zeytinin yağını da yemek yaparken de kahvaltıda da ekmeğimizi bandırarak da, hatta bardağa koyup içerek de kullanabiliriz. Zeyinyağı kullanımı bu kadarla da bitmez. Kozmetikten ilaç sanayiine kadar çok geniş bir alanda kullanımı vardır. Sabun yapılıp hem cildimizi hem de saçımızı korur, canlandırır diye konuştu.
”Zeytinin yaprağı demlenerek içilebilir”
Zeytinin meyvesi dışında ağacından yaprağına kadar çok geniş bir kullanım alanı bulunduğuna dikkat çeken Dr. Fevzi Özgönül, Körpe zeytin yaprağını aynı çay gibi demleyerek de içebilirsiniz. Nasıl badem, ceviz ve fındığı yiyor ve güçleniyorsak zeytinin çekirdeğini de yutarak mide yanmalarınızı azaltın, bağırsaklarınızı güçlendirip kabızlığınızı ortadan kaldırın. Zeytin çekirdeği yapısı bol selüloz içerdiği için serttir, çiğnenerek yenilmez fakat bu selülözik maddeyi , sindirim enzimleri ve mide asidi kolaylıkla eriterek içerdiği çok değerli ve bir zeytin ağacının gücünü barındıran özünü ortaya çıkarabilir.

Zeytin çekirdeği yutmanın faydaları


”Zeytin çekirdeği mide yanmalarını azaltıyor”
Zeytin çekirdeğinin sahip olduğu bu öz, mide yanması olan kişilerde mide iç yüzeyini güçlendirerek yanmalarını azaltır, bağırsağın güçlenmesini sağlayarakkabızlık probleminde yardımcıdır. Sindirim sistemini konu alan bir çok rahatsızlığı da giderdiği araştırmalarda tespit edilmiştir. Sabah kahvaltı sırasında yutulan 1-2 zeytin çekirdeği, en azından selülozu eriten enzim aktivasyonunu sağlayarak sindirim sistemini güçlendirecek ve böylece selüloz içeren bir çok yiyeceğin de sindirimini kolaylaştıracaktır. dedi.
HAFTADA 3-4 GÜN 2-3 ZEYTİN ÇEKİRDEĞİ YUTUN !
Dr. Fevzi Özgönül, daha sonra şunları söyledi;

Zeytin çekirdeğinin selülozik yapısını tamamıyla eriten enzimlerimiz ve mide asidimiz sayesinde zeytin çekirdeğini yutmaktan korkmayın, bağırsaklarınız tıkanmaz, zeytin çekirdeğinin sivri uçları da size zarar vermez.
Zeytin çekirdeğinin yutulması nedeni ile zarar görüldüğüne dair tıbbi bir araştırmaya ben rastlamadım.
www.yemyesilaktar.blogspot.com.trBu nedenle bende yaklaşık 3 aydır haftada 3-4 gün – 2-3 zeytin çekirdeği yutuyorum. Yuttuğum tüm zeytin çekirdeklerinin de sindirim sistemimde eridiğini hissediyorum.
kaynak;http://gaste.org/zeytin-cekirdegi-yutmanin-faydalari...



Yemyeşil Aktar
Beylikdüzü / İstanbul
Gsm: 0532 775 76 31



11 Ekim 2016 Salı

NAR KABUKLARINI SAKIN ATMAYIN !!!


Prof. Dr. Uslu, evde sıkılan narın kabuklarının asla atılmaması gerektiğini de belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
”Gölgede veya 40-50 dereceyi geçmeyecek ortamlarda kurutarak, ufaladığımız nar kabuklarını serin bir yerde saklayalım.
Daha sonra 100 gram kaynamış suya, 2 gram nar kabuğu atarak, yaklaşık 10 dakika kaynatıp suyunu hemen her gün çay olarak tüketelim. Böylece başta kanser, kalp ve şeker hastalıkları olmak üzere pek çok hastalıktan kendimizi korumuş olacağız.
Hatta çay içmekten üşenirsek, kurutulmuş ve parçalanmış nar kabuklarını, kahve çekme makinelerinde toz haline getirip, bir çay ya da kahve kaşığı tozu salata, peynir gibi gıdalarla direk olarak ta tüketebiliriz.
Özellikle şeker hastaları beta hücrelerini artıracak bu tozu tüketmeye özel çaba göstermelidir. Genelde tüm meyvelerde olduğu gibi narın da en değerli yeri kabuğudur. Bir ilaç gibi içtiğimiz nar suyundan arta kalan kabukları da asla atmayalım ve başta kanser, şeker ve kalp olmak üzere hemen hemen tüm hastalıklardan korunalım.”
HEMEN SİZDE PAYLAŞIN...ŞİFA OLSUN



Yemyeşil Aktar
Beylikdüzü / İstanbul










9 Ekim 2016 Pazar

ALZHEIMER TESTİ, DENEMEK İÇİN CESARETİN VAR MI?




ALZHEİMER TESTİ
1 - Aşağıda C'yi bulun. İmleç yardımı almayın.
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOCOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
OOOOOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOOOOOO OOOOOOOOOOOO
2- Eğer C'yi bulduysanız, şimdi de 6'yı bulun
9999999999999999999 9999999999999999 9999999999999999 99999
9999999999999999999 9999999999999999 9999999999999999 99999
9999999999999999999 9999999999999999 9999999999999999 99999
9999699999999999999 9999999999999999 9999999999999999 99999
9999999999999999999 9999999999999999 9999999999999999 99999
9999999999999999999 9999999999999999 9999999999999999 99999
3 - Son olarak N'yi bulun, biraz daha zor gibi…
MMMMMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMMMMMMMMM MMMMNMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMM
MMMMMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMMMMMMMMM MMMMMMMMM
Bu bir şaka değildir. Üç testi de geçebildiyseniz, Nöroloğunuza yıllık ziyaretinizi iptal edebilirsiniz.
Beyniniz muhteşem çalışıyor ve Alzehimer hastalığından uzaktasınız. Tebrikler!
Öğr. Gör. Dr. Erhan Şengel
Uludağ Üniversitesi
Eğitim Fakültesi
BÖTE Bölüm
***********************************************************************************************
BİR BAŞKA GÖZ TESTİ DE AŞAĞIDA SİZİ BEKLİYOR.
ALZHEİMER GÖZ TESTİ
AŞAĞIDAKİ METİNDE BÜTÜN ' F ' HARFLERİNİ SAYINIZ...
FINISHED FILES ARE THE RE
SULT OF YEARS OF SCIENTI
FIC STUDY COMBINED WITH
THE EXPERIENCE OF YEARS...
(ŞİMDİ AŞAĞIYA BAKINIZ)
KAÇ TANE ' F ' SAYDINIZ?
3'MÜ?
HAYIR HATALI... METİNDE 6 TANE ' F ' VAR...
BU ŞAKA veya OYUN DEĞİL.
LÜTFEN YENİDEN OKUYUN!
BU OLAYIN ALTINDA YATAN GERÇEK AŞAĞIDADIR:
BEYNİMİZ 'OF' SÖZCÜĞÜNÜ SÜZEMEZ.
İSTER İNANIN İSTER İNANMAYIN.
GERİ DÖNÜP TEKRAR BAKIN!
İLK SEFERDE 6 ' F ' BULANLAR
ÜSTÜN DİKKAT DÜZEYİNE SAHİP KİŞİLERDİR
(veya daha Önce bu testi GÖRMÜŞLERDİR!)
5 TANE ' F ' BULANLAR DİKKAT DÜZEYLERİ OLDUKÇA YÜKSEK 6 ' F ' BULANLARA ÇOK YAKIN KIMSELERDİR.
4 TANE ' F ' BULANLAR NADİR KİŞİLERDE GÖRÜLEN BİR DURUMDUR DİKKAT VE KONSANTRASYONU YÜKSEK NADİR KİŞİLERDİR.
3 TANE ' F ' BULANLAR SIRADAN NORMAL DİKKAT DÜZEYİNE SAHİP KİMSELERDİR.
3 TANEDEN AZ ' F ' BULANLAR İÇİN TESTİ DÜZENLEYENLERİN SÖYLEYECEK BIR ŞEYİ YOK!...
ZATEN ŞU ANDA NASIL BİLGİSAYAR KULLANDIKLARINA ŞAŞMAK LAZIM!
BU TESTİ LÜTFEN ARKADAŞLARINIZA GÖNDERİN veya TAVSİYE EDİN.

www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr
www.yemyesilaktar.com

Yemyeşil Aktar
Beylikdüzü / İstanbul

Gsm: 0 532 775 76 31
Tlf : 0 212 873 33 93

2 Ekim 2016 Pazar

ANTİ KANSER LİSTENİZ HAZIR MI? Lütfen bu listeyi kesip alın !!!

ANTİ KANSER LİSTENİZ HAZIR MI?

Kanserin yaygınlaştığı doğru ama doğada “kanser savaşçısı” yüzlerce bitkinin olduğu da unutulmamalı. Yeter ki biz “yeşil eczane”yi unutmayalım, yeter ki biz bu doğal mucizelerden faydalanmayı bilelim.

Özellikle taze ve ekolojik/doğal sebze ve meyvelerin çoğu neredeyse tıka basa “anti kanser maddeler” yüklü. Bir “Kanser savar meyve ve sebzeler” listesi yaparsanız şunları en başa yazın: Lahana, karnabahar, turp, sarımsak, soğan, pırasa, havuç, kabak, pancar/pazı/ıspanak, yer elması, balkabağı, elma, kiraz, üzüm, nar, çilek, vişne, portakal, greyfurt, mandalina, böğürtlen, yaban mersini...

Kanser savar yeteneklere sahip ot ve baharatlara gelince… Bence ilk sıraya yine zerdeçalı koyun. Sonra da hemen zencefili ve diğerlerini ekleyin: Kekik, biberiye, maydanoz, dereotu, fesleğen… Kanser savar besinler sadece sebze meyve ve baharatlarla da sınırlı değil. Sağlıklı üretilmiş –organik olması tercih sebebidir- balık, et ve yumurta da bu gruba dâhil edilebilir. Tahılları da –tam tahıl olmaları koşuluyla- listeye rahatlıkla yerleştirebilirsiniz.

Yağlara gelince… Tabiî ki ilk sırada zeytinyağı ve hemen yanına da tereyağı konulmalı. Diğer bitkisel yağlardan ve de hidrojene edilerek sertleştirilmiş yağlardan uzak durmakta fayda var. Zeytinyağı dışında keten tohumu, susam, ceviz, fındık, çörek otu ve yer fıstığı yağından da yararlanabilirsiniz ama bir şartla: Bunların hepsinin soğuk presle elde edilmesi lazım. Yani illa ki soğuk sıkım olacaklar. Anti kanser besinler listesine yeşil çay ve siyah çayı da eklemeyi unutmayın.


KESİP SAKLAYIN

İŞTE O LİSTE!

  • ZENCEFİL: Çok güçlü bir antioksidan ve iltihap önleyicidir. Taze demlenmiş zencefilin kemoterapi ya da radyoterapiye bağlı bulantıları hafifletmeye de yardımcı olabileceği belirtiliyor. Zencefili rendeleyerek de sebze yemeklerine, salatalara ekleyebilirsiniz. Ama genel tavsiye küçük bir zencefil parçasını julyen usulüyle demleyip 10-15 dakika kaynar suda tutmak ve sıcak olarak içmektir.
  • ZERDEÇAL: Mükemmel bir iltihap önleyici olma yanında kanserli hücrelerle mücadelede de faydalıdır. Benim önerim toz zerdeçalı taze hazırlayıp tüketmenizdir. Mesela ½ bardak yoğurda 1-1,5 çay kaşığı zerdeçal ekleyip üzerine bir tutam karabiber ve bir çay kaşığı sızma zeytinyağı ilave ederek yiyebilirsiniz. Uzmanlar karabiber eklenmiş zerdeçalın bağırsaklardan daha iyi emildiğini söylüyor. Zeytinyağı yerine keten tohumu yağı da konulabilir. Zerdeçaldan daha düzenli faydalanmanın bir yolu da köri sosunu daha sık kullanmaktır. Köri sosunun %20-30’u zerdeçaldır (içinde karabiber, kimyon, kuş üzümü, zencefil de var).
  • NAR SUYU ve DOMATES SUYU da güçlü ve etkili kanser savaşçılarıdır. Nar suyunu ½-1/4 bardak, domates suyunu bir bardak her gün içebilirsiniz.
  • Kanser savar besinlerden bahsederken TURUNÇGİLLERİ de unutmamalıyız. Portakalın, mandalinin, greyfurtun, limonun suyundan çok kendinden faydalanın. Bizim bu konuda önemli bir eksiğimiz var o da şu: Portakal, mandalin ve limonun kabuklarından da yararlanmayı hala bilmiyoruz. Oysa özellikle mandalina kabuğu anti kanser etkili flavinoidlerin ikisinden –tanjeritin ve nobiletin- bol miktarda içeriyor. Onun için salatalarınıza, yoğurdunuza (iyice yıkadıktan sonra) rendelenmiş mandalina, portakal, limon kabuğu eklemeyi de düşünün.
  • Anti kanser yiyecekler listesine probiyotik zengini doğal YOĞURTları, KEFİRi de eklemeyi unutmayın. Ayrıca bağırsağınızdaki probiyotik bakterilerin çoğalmasını teşvik eden “prebiyotik yiyeceklerden” de daha sık faydalanın: Soğan, sarımsak, domates, lahana turşusu, boza…
  • Kanser savaşçısı yiyecekler listesinde MAYDANOZA da yer açın. Salatalarınızda, çorbalarınızda, zeytinyağlılarınızda olabildiğince sık maydanoz kullanın. Fırsat bulursanız taze hazırlanmış maydanoz suyu da içmeyi ihmal etmeyin.
  • Nar, ahududu ve çilekte (hatta fındık ve cevizde) bol bulunan ELAJİK ASİT müthiş bir polifenoldür. Hücreleri toksinlerden arındırdığı, kanserojen maddelerin etkisini hafiflettiği ve toksinlerin DNA ile etkileşime girip yaşamı tehdit edebilecek genetik mutasyonlara girmesini engellediğini gösteren bulgular var.
  • Mevsimi geçti ama belki hala bulabilirsiniz: Yaban üzümü, elderberry, kiraz, çilek, vişne gibi meyvelerde bol bulunan GLUKARİK ASİT de şaşırtıcı derecede etkili bir toksin arındırıcı. Ayrıca bu yiyeceklerin hepsinde bulunan antosiyanidin ve proantisiyanidinlerin kanserli hücreleri intihara zorladığını gösteren güvenilir bilimsel çalışmalara sahibiz. Antosiyanidinler bakımından zengin iki yiyeceği daha not ediniz: Tarçın ve bitter çikolata.
  • Yüzde yetmişin üzerinde kakao içeren çikolatalar BİTTER ÇİKOLATA olarak kabul edilir ve bunların sağlığa zararı değil, faydası oldukları bilinir, özellikle de anti kanser ve anti aging güçleri kabul edilir. Çünkü bitter çikolata tam bir polifenol deposudur. 25 gramlık küçük bir bitter çikolata parçasında bir kadeh kırmızı şaraptakinden iki kat fazla ve bir fincan yeşil çaydakine eş değer polifenol bulunur. Akşam televizyon seyrederken ya da öğleden sonra ofisinizde mola verdiğinizde 20-25 gramlık bir bitter çikolata parçasını bir bardak şekersiz yeşil veya siyah çayla afiyetle yiyebilirsiniz. Yine bir not: Sütlü çikolatadan kaçının çünkü çikolatanın sütle karıştırılması içindeki yararlı güçleri azaltıyor.
  • LAHANA, KARNABAHAR ve TURP da, soğan, sarımsak, pırasa da son derece güçlü anti kanser sebzeler. Bunlardan da faydalanmanızı tavsiye ederim.
  • Kanadalı ünlü uzman Richard Beliveau’nun araştırmalarına göre MAYDANOZ ve KEREVİZde bol miktarda bulunan APİGENİN maddesi tümörlerin büyümesi için gerekli kan damarlarının oluşumunu engellemekte oldukça etkili. Yine aynı uzmana göre nane, kekik, mercanköşk, fesleğen, biberiye grubundaki baharatların hemen tamamı içlerindeki “TERPENLER”, özellikle de “KARNOSOL” sayesinde kanser savar sisteme yardımcı olabiliyorlar.

(*) David Servan- Schreıbhr/Anti Cancer/ 2007’den faydalanılmıştır: Söz konusu kitap “Anti kanser/Yeni Bir Yaşam Tarzı” adıyla Varlık Yayınları tarafından Türkçeye çevrilmiştir. 
********************************************************************************************************
Beylikdüzü / İstanbul                              www.facebook.com/yemyesilaktar
                                                              www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr 
                                                                    

29 Eylül 2016 Perşembe

AĞRI KESİCİLERE DİKKAT !!!

                                                                             
 

İngiliz tıp dergisi British Medical Journal'ın 4 ülkede 10 milyon kullanıcı üzerindeki araştırması, yaygın kullanılan bazı ağrı kesicilerin 65 yaş üstü kişilerde kalp yetmezliği riskini artırabileceğini ortaya koydu. 

Araştırma sonuçları özellikle hipertansiyon, diyabet ve böbrek hastalarının dikkatli olması gerektiğini gösteriyor. 


Ağrı, ateş ve iltihabı azaltıcı etkilere sahip olan nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar grubundaki bazı ağrı kesicilerin etkilerinin incelendiği araştırmaya, İngiltere, Hollanda, İtalya ve Almanya'dan yaş ortalaması 77 olan ve düzenli olarak bu ilaçları kullanan kişiler katıldı.
Araştırmayı yürüten İtalya'daki Milan- Bicocca Üniversitesi'ndeki bilim insanları, bu ilaçların kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye kaldırılma riskini artırabileceğini buldu. BBC'nin haberine göre, 2 hafta içinde bu tür ilaçları almış olan hastaların, almamış olanlara kıyasla, kalp yetmezliği nedeniyle hastaneye kaldırılma riskinin yüzde 20 daha fazla olduğu ortaya çıktı.
Ancak araştırmacılar, ağrı kesici kullananların genel olarak daha az sağlıklı kişiler olduğuna dikkat çekti ve ilaçların 65 yaş altı kişileri etkilediğine dair bir bulgu elde etmediklerini belirtti.
'Temkinli kullanın'
İngiliz Kalp Vakfı (BHF), bu tür ilaçların düşük dozda ve mümkün oldukça kısa süreli olarak kullanılması ve doktorların bu ilaçları daha dikkatli yazması gerektiğine dikkat çekiyor.
BHF'den Profesör Peter Weissberg "Bu ilaçların kalp yetmezliği riskini artırdığı ve temkinli bir şekilde kullanılması gerektiği uzun zamandır biliniyordu" diyor.
Ancak uzmanlar araştırma sonuçlarının bu tür ilaçları her gün alanlar için geçerli olduğunu, "gerektikçe alanlar" için büyük bir risk olmadığını vurguluyor.
Ibuprofen, Naproxen ve Diclofenac gibi nonsteroidal antiinflamatuar ilaçlar ağrı kesici ve iltihap tedavisinde yaygın olarak kullanılıyor.
Araştırmacılar diclofenac, etoricoxib, indomethacin, piroxicam ve rofecoxib içeren ilaçların çok yüksek dozlarda kullanılmasının, riski iki katına kadar çıkarabileceğini belirtiyor.
İngiltere'de kardiyovasküler hastalıklar uzmanı Helen Williams, özellikle hipertansiyon, diyabet ve böbrek hastalarının dikkatli olması gerektiğini söylüyor ve "İlaçlar bu hastalarda riski biraz daha artırabilir" dedi. 
Yaşlı hastaların risk grubundan olduğunu belirten Willims, ilaçları düzenli olarak alan gençlerin de dikkati olması gerektiğine dikkat çekti. 

Yemyeşil Aktar 
Beylikdüzü / İstanbul                   www.facebook.com/yemyesilaktar 
                                                      www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr 
                                                              www.yemyesilaktar.com

25 Eylül 2016 Pazar

INTOLERANS ( Gıda Alerjisi ) TESTİ, KOCAMAN BİR YALAN -2- !!!!

23 Ağustos '11

KategoriBeslenme / Diyet



Gıda Duyarlılık Testleri aldatmacası

 Besin alerjisi çocuklarda yaklaşık %4 yetişkinlerde ise % 1 görülen bazı besinlere karşı çok hafifinden anafilaksi gibi hayatı tehdit eder hale gelebilen alerjik reaksiyonlardır. 
Bütün Tıbbi Laboratuvarlarda dünyada kabul görmüş Spesifik IgE testleri ile ya da deri (prick) testleri yapılarak hangi besinlerin alerji yapıp yapmadığı anlaşılır. 
Besin intoleransı ise yenilen besinlerin barsakta parçalanmasında ya da emilmesinde güçlüğe neden olan enzim eksikliği, taşıyıcı faktörlerdeki kusurlar vb.. bağlı rahatsızlıklardır. 
Barsakta parçalanamayan besinler şişkinlik, ağrı, ishal gibi durumlara neden olur. 
Karbohidrat intoleransı (Laktoz, fruktoz, sorbitol), Çölyak hastalığı (tahılların parçalanamaması), favaizm (bakla yenilememesi) bu tür rahatsızlara örnektir. 
IgA antikorları tabiatında bazı testler ile bu hastalıkların tanısı da kolayca konulabilir. Besin duyarlılık testi olarak adlandırılan test grubu yukarıda anlatılan iki grubu da içerir gibi görünürken yapılan iş tamamen farklıdır. 
Çoğu kişide yemeklerden sonra görülen gaz, şişkinlik gibi doğal cevapları besin alerjisi ya da "gıda intoleransı" gibi değerlendirilip lüzumsuz, faydasız analizlere başvuruluyor. Bu testleri ne üniversite hastanelerinin alerji klinikleri, ne de serbest çalışan alerji uzmanları henüz onaylamıyor. 
Biyokimya uzmanları ve alerji uzmanları bu testleri "yanıltıcı testler" olarak tanımlıyor. 
Yurttaşlarımız insan sağlığı laboratuarı olarak tescil edilip edilmediğini bilmedikleri bir takım adreslere doğrudan ya da Türkiye’deki aracıları ile kanlarını gönderiyor ve sonuçta onlara yüzlerce gıda için yapıldığını söyledikleri bir rapor geliyor ve bu raporda birçok besine spesifik IgG4 veya IgG antikorları bakarak yenmemesi gerekenler listesi oluşturulmaktadır. IgG4 ler koruyucu antikorlardır, tam tersi olarak bu besinleri rahatlıkla yiyebilirsiniz. Zaten yapılan birçok çalışma da bu hipotezi doğrulamamaktadır. 
Avrupa ve Amerika’daki bilinen alerji laboratuvarları ortak bir çalışma yayınlayarak bu testlerin güvenilir olmadığını bildirmişlerdir (1). 
Ayrıca Sheryl B. Miller’e ait bir çalışmada aynı kan örneği bu tür testleri yapan birkaç merkeze yollanmış ve laboratuarlardan birinde 100 gıdadan 76’sı pozitif çıkarken aynı hastanın kanında bir diğer laboratuarda 100 gıdadan 29’u pozitif bulunmuştur. Bu da testin standardize edilmediği ve tekrarlanılamayan sonuçlar verdiğini kanıtlamaktadır (2) 

1.Testing for IG4 against foods is not recommended as a diagnostic tool. Allergy 2008: 63: 793-796 
2.Bastyr University 14500 Juanita Drive NE Bothell, Washington 98011-4995 USA, http://www.bastyr.edu 

KAYNAK: http://blog.milliyet.com.tr/gida-duyarlilik-testleri-aldatmacasi/Blog/?BlogNo=322582                                              

Yemyeşil Aktar 
Beylikdüz / İstanbul 
Tlf.     : 0 212 873 33 93 
Gsm  : 0 532 775 76 31       www.facebook.com/yemyesilaktar 
                                            www.yemyesilaktar.blogspot.com.tr 
                                                    www.yemyesilaktar.com

İLAÇ SANAYİNİN BÜYÜK OYUNU !!!






30 yıl sonra tüm Türkiye'nin diyabet olacağını belirten Dr. Ümit Aktaş, kanser, diyabet gibi hastalıklardaki hızlı artışın nedeninin kimya sektörü olduğunu söyledi, “Önce gıdamızın genetiği ile oynayıp sağlığımızı bozdular, sonra da ömür boyu kullanacağımız kimyasal ilaçları bize sattılar” dedi.

Dünyada hızla artan diyabet, kanser gibi hastalıkların en önemli nedeninin gıdalar olduğunu belirten Fitoterapi Uzmanı Dr. Ümit Aktaş, gıdaların bozulmasına ve onlara konulan kimyasal katkı maddelerine dikkat çekti.

‘Bitkisel Kürlerle İlaçsız Tedavi' adlı yeni kitabının tanıtım toplantısında konuşan Aktaş, koruyucu hekimliğin ilk basamağının beslenme olduğuna vurgu yaptı. Kimyasal ilaçları kullanmadan birçok hastalıktan korunmanın ve kurtulmanın mümkün olduğunu öne süren Aktaş'a göre, hastalıkların temelinde yatan etken; doğası bozulan gıdalar.

GDO'LU BUĞDAY DÜNYAYA YAYILDI, HASTALIKLAR PATLADI

Bu konudaki en çarpıcı örneğin buğday olduğunu söyleyen Fitoterapist (Bitkilerle bilimsel tedavi uzmanı) Aktaş, “Aslında buğday bir GDO'lu gıdadır” diyerek şöyle devam etti: “Ama dünyadaki hiçbir ülkenin gıda yasası buğdayın GDO'lu olduğunu söylemez, yazmaz. 1943 yılında Amerika'da buğdayı ıslah etmek için kurulan enstitü, bütün dünyaya bu genetiği değiştirilmiş buğdayı yaydı. Bu buğday, şu anda mücadele ettiğimiz hastalıkları yarattı. Buğdayın genetiği değiştirilene kadar dünyada çölyak, gluten intoleransı gibi hastalıklar yoktu. Ama şu anda sadece Türkiye'de 5.5 milyon çölyak ve gluten intoleransı hastası var.”

HASTA İÇİN İLAÇ DEĞİL, İLAÇ İÇİN HASTA YARATTILAR”

“Önce gıdamızı bozdular, genetiği ile oynanan gıdalar sağlığımızı bozdu, sonra 'sağlığınızı geri getireceğiz' diye ömür boyu kullanacağımız kimyasal ilaçları bize sattılar” diyen Dr. Aktaş'a göre, bütün bu olan bitenin arkasında kimya sektörü ve onun firmaları var:

“Kimya sektörü, 2. Dünya Savaşında kazandığı parayı iki önemli alana yatırdı. Birincisi gıda ve tarım, ikincisi ilaç sektörü. Her şey kimya sektörüne bağlı firmaların başının altından çıktı, önce gıdaların ticaretini yapabilmek için içine katkı maddeleri koydular, çünkü raf ömrü gerekiyordu. Arkasından GDO yaptılar ve bu gıdaları bize yedirip hasta ettiler. Sonra da bizi ilaçlara mahkum ettiler. Yani 20. yüzyılın belası kimya sektörüdür.”

DİYABET KANSERDEN DAHA TEHLİKELİ BOYUTTA

Günümüzde daha çok kanserin konuşulduğunu ancak asıl tehlikenin diyabet olduğunu kaydeden Aktaş'ın verdiği rakamlar bir hayli çarpıcı. ABD'de 1980'de % 6 olan diyabet görülme sıklığının 2009'da % 24'e çıktığını aktaran Aktaş, Türkiye'de diyabetin 12 yılda % 80 artış gösterdiğine dikkat çekti.

"30 YIL SONRA TÜM TÜRKİYE DİYABET OLACAK"
Ülkemizde 10 milyonun üstünde diyabet hastası olduğunu söyleyen Aktaş'ın “Böyle giderse 30 yıl sonra Türkiye nüfusunun toplamı diyabet olacak” tespiti ise endişe verici.
Bu artışın genetiği ile oynanan tam tahıllı ürünlerin tüketilmesinden sonra olduğunu dile getiren Dr. Aktaş, diyabetteki bu iç karartıcı tablonun arkasında ise ekonomik çıkar peşinde olan çevreler bulunduğu görüşünde:

"HASTALIKLARIN BİTMESİNİ İSTEMİYORLAR ÇÜNKÜ BU BÜYÜK BİR PAZAR"

“Bu hastalara sadece tam buğdaylı diyetler verilerek hastanın şekerinin daha çok artması sağlanıyor. Bu sadece ülkemizde değil dünyada da böyle. Amerikan Diyabet Derneği, 1980'den itibaren diyabeti önlemek için tam buğdaylı ürünler tavsiye ediyor. Türkiye'de devlet diyabetteki bu ürkütücü rakamlarla ilgili ne yapıyor… Diyabet, hiçbir ilaç, insülin veya oral antidiyabetik kullanmadan tedavi edilebilir. Bu hastaların % 95'i beslenmenin düzenlenmesi, bazı bitkisel takviyeler yani fitoterapi, ozon terapi, hastanın egzersiz yapması ve kilo vermesinin sağlanmasıyla tam şifaya kavuşabilir ve ilaçlarından kurtulabilir. Yani ilaçsız tedavi mümkündür. Peki niye bunu yapmıyoruz da ilaçlara mahkum yaşıyoruz? Çünkü bu, çok büyük bir pazar ve bundan yararlananlar hastalığın bitmesine izin vermiyor.”

Kanserde de aynı tablonun geçerli olduğunu belirten Aktaş, Sağlık Bakanlığı'nın verilerine atıfla, “2002'de Türkiye'de kanserden ölüm oranı % 12, 2012'de % 21. Yani klasik kanser tedavileri kanserden ölümleri engellemiyor” dedi.

“HASTALAR AKTARLARIN KUCAĞINA İTİLİYOR”

Aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi Fitoterapi Eğitim Koordinatörü olan Dr. Ümit Aktaş, kanser tedavisinin içinde mutlaka fitoterapinin olması gerektiğini söyledi ve şöyle devam etti: “Bunu onkologlarla fitoterapistler birlikte yapmalı. Onkologlar hastalarını azarlayarak, ‘Sakın hiçbir şey kullanma' diyerek onları aktarların kucağına itiyor. Hastalar, doktorlarından bu cevabı alamadıkları için, aktarların veya komşu önerilerinin kurbanı olabiliyor. Ancak onkologlar, fitoterapi uzmanlarına yönlendirirlerse hastalar zarar görmez. Aktar tıbbının bu kadar güçlenmesinin sebebi doktorların, fitoterapiyi reddeden tutumlarıdır. Fitoterapiyi yapması gerekenler, bu işin eğitimini almış doktorlardır. Fitoterapi, aktar demek değildir, bitkilerle bilimsel tedavi demektir.”

“BESİNİNİZ İLACINIZ, İLACINIZ BESİNİNİZ OLSUN”

Sadece onkolojinin değil, bütün tedavilerin fitoterapi ile kol kola olması gerektiğini kaydeden Aktaş, Bitkisel Kürlerle İlaçsız Tedavi kitabında; kronik hastalıklarda en etkili kürleri ve savaş stratejilerini okurlarıyla paylaştığını söyledi.
Kitapta, hastalıkları tamamen iyileşen gerçek yaşam öykülerinin de yer aldığını belirten ve evde bitkilerin nasıl doğru kullanılacağını anlattığını dile getiren Dr. Aktaş sözlerini, Hipokrat'tan bir alıntıyla noktaladı: “Besininiz ilacınız, ilacınız besininiz olsun.”